in

HASAN TAHSİN’İN YUNAN’A KURŞUN ATTIĞINA DAİR HİÇBİR BELGE, HİÇBİR TANIK YOK. NE HASAN TAHSİN NE BAŞKASI, İLK KURŞUN DİYE BİR ŞEY YOK?

16 Mayıs 1919. 101 yıl önce bugün. Kahraman yapmak için Mustafa Kemal’e yenebileceği bir düşman lazımdı. İngilizler de kıyakçılık olsun diye dün Yunan’ı İzmir’e çıkardı. Evzon taburlarından biri Konak Meydanı’na doğru yürürken, bir kaç el silah sesi duyuldu. Kim ateş etti belli bile değildi. Evzonlar paniğe kapıldılar. Kendilerine ateş ediliyor diye önce Sarı Kışla’ya kurşun yağdırdılar. Sonra Müslüman Türk katliamı yaptılar… Konuyu araştıran tarihçi Mustafa Armağan’ın bu konuda iki yazısı var.

Birinci yazı: “Korku duvarı er geç yıkılacak ve yakın tarih değişecek derken dudak bükenler Atatürk döneminde adı dahi geçmeyen Hasan Tahsin’in sonradan resmi tarihe nasıl yamandığını unutuyorlar. Demek ki tarih değişebiliyor, olmayan içeri girebildiği gibi Selahaddin Adil gibiler de ustaca siliniyor / silinebiliyor.
Osman Nevres veya Hasan Tahsin. Selanikli Sabetayist (dönme Yahudi)) bir aileden geliyor. İttihat ve Terakki’ye fedailik yapıyor, Bükreş’te İngiliz siyasetçisi Buxton kardeşlere düzenlediği suikasttan sonra yakalanıp ağır hapse mahkum ediliyor ama Galiçya seferinde Bükreş’e giren Alman-Osmanlı askerleri sayesinde hapisten kurtuluyor ve İzmir’e gidiyor. “Hukuk-ı Beşer” gazetesini çıkarırken 15 Mayıs 1919 günü Yunan askerlerinin açtığı ateş sonucunda hayatını kaybediyor.

Bildiklerimiz kabaca bunlar. Bu yönleri üzerinde 2009 ve 2012 yıllarında iki yazı ile Hasan Tahsin’in 1) Kahraman mı yoksa provokatör mü? olduğu sorusunu sormuş, 2) İlk kurşunu attığına hiçbir somut kanıt olmadığını yazmıştım. Yakınlarda Erdoğan Sorguç adlı İzmirli araştırmacının “ilk kurşun” meselesinin peşine düştüğünü öğrendim. Sorguç hemen bütün kaynakları tarayarak Hasan Tahsin efsanesinin nasıl imal edildiğini “İlk Kurşun’un Seyir Defteri” adlı kitabında ele almış.
Kitabı okuduktan sonra aynı kanaate vardım: Artık başbakanlar ve meclis başkanları 15 Mayıs günlerinde Hasan Tahsin’in şehit edilişinin yıldönümünü kutlamaya son versinler. Bilsinler ki 1970’lerde yapılan bir algı operasyonunun kurbanıyız. Ne resmi, ne de gerçek tarihte Hasan Tahsin’in ilk kurşunu, bırakın ilki, kurşun attığına dair somut belge yok. Tek bildiğimiz aynı gün ölü bulunduğu.

Bu sunturlu hurafeden nihayet kurtulmaya başlıyoruz galiba. Nitekim Konak meydanındaki anıtın üzerinden sessiz sedasız “İlk Kurşun Anıtı” yazısı çıkarılmış. Hayra alamettir ve tarihin normalleşmesine dönük bir adımdır. İstanbul Bülbüldere’deki Sabetayist mezarlığında hatırasına yapılmış bir mezarı bulunan Hasan Tahsin heykelinin kaldırılması ve yerine ille yapılacaksa gerçek şehitlerimizin sembolü olarak Albay Süleyman Fethi’nin heykelinin yapılması atılacak adım olmalı.
Bazıları soruyor: Neden yakın tarih üzerinde bu kadar duruyor ve tabulara dokunmakta ısrar ediyorsunuz? (Tabii böyle nazikane değil, köpürerek.) Diyorum ki, evet başka önemli konular var ama bizim konjonktürel değil, yapısal derdimizi halletmemiz lazım. Bu ülkede Bediüzzaman’ın dediği gibi “bir zındıka komitesi” üzerinden İslam’a bir oyun oynandı; 90 yıl sonra bazı perdeleri değişse de oyunun kendisi halen hem de devlet eliyle ve zoruyla sahnelenmekte (katılmamak gibi bir seçeneğiniz de yok). İşte bu oyunu bozmalıyız asıl.

Erdoğan Sorguç 1919 Mayıs’ındaki gazete, rapor ve tanıklara kadar uzanarak o tarihten bu yana Hasan Tahsin’in belgelerdeki izini sürmeye kalkmış. 1942’ye kadar ismi sadece İzmir’de şehit edilenler arasında geçerken Rahmi Apak’ın hatıratındaki bir ifade çarpıtılarak “Yunan’a ilk kurşunu sıkan kahraman” haline getirildiğini görüyoruz.

İşgal sırasında İzmir’de bulunmayan Apak, herhangi bir belge veya kanıt göstermeden sadece kendisine anlatılanları nakleder, “Bu silahı Hasan Tahsin isminde bir gencin patlattığını ve kendisini de orada Yunan askerlerinin öldürdüğünü herkes söylüyor.” der. İşte Hasan Tahsin’in ilk kurşun efsanesi böyle başlıyor, 50’li ve 60’lı yıllarda bu cümle kanıt sayılıyor ve 70’lerin başlarında heykele giden yola taşlar döşeniyor.
Dert şu: Milli Mücadele Karabekir’in Doğu cephesi yok sayılarak İzmir’de ve Yunanlara karşı başlatılmalı, başlatan da gazetesinde kadınların açılıp saçılması gibi ‘laik’ fikirlere sahip bir Sabetaycı olmalıdır. Genelkurmay Başkanlığı bile ilk kurşunun Hatay’ın Dörtyol ilçesinde atıldığını tescil ettiğini ve bizzat Gazi’nin Nutuk’ta Hasan Tahsin’in adını dahi anmadığını biliyoruz. Yine Nutuk’ta ilk kurşunun 28 Mayıs 1919’da Ayvalık’ta Ali Bey tarafından atıldığı “Bu tarihe kadar Yunan kıtaatı hiçbir tarafta ateşle mukabele görmemişti.” sözleriyle dile getirilmişti.

O zaman soralım: İlk Kurşun Anıtı da, Yunan’a ilk kurşunu attığı ders kitaplarına kadar sokulan Hasan Tahsin de Nutuk’u yalanlamaktadır. “28 Mayıs’a kadar Yunan’a ateş açılmamıştı.” diyen Gazi mi doğruyu söylemektedir yoksa Yunan’a ilk kurşunun 18 Mayıs’ta atıldığını yazan sözde Kemalistler mi? Daha yalın soralım: Mustafa Kemal yalan mı söylemektedir?

Süleyman Fethi
Aslında İzmir’in işgali sırasında heykeli dikilecek biri varsa Albay Süleyman Fethi’dir. Asker Alma Dairesi Başkanı olan Fethi Bey’in neden kahraman yapılmadığını ve ilk kurşun anıtındaki şehitler arasına adının neden yazdırılmadığını aşağıdaki parçayı okuyunca siz de anlayacaksınız. Hiç resmi tarihe yakışır mıydı Kur’an okuyan, palikaryaların dipçikleri altında bile “Yaşasın Müslümanlık” diye bağıran ve padişahın giydirdiği üniformayı ölümü pahasına çıkarmayı reddeden birini kahraman ilan etmek? Laik ve İttihatçı bir kahraman bulunmalıydı.
Süleyman Fethi Bey’in suçunun ne olduğunu, 1920 yılındaki “İzmir’de Neler Oldu?” başlıklı kitapçıktan öğreniyoruz. (Fethi Bey’in bir özelliği de İstanbullu bir şeyhin oğlu olmasıdır, diyelim de, anlayın vaziyeti.) Kitapçık içli bir dille gerçek bir Osmanlı subayının nasıl kahramanca şehid olduğunu anlatır:
“Süleyman Fethi Bey Yunan’ın İzmir’e çıktığı gün kışlada Kuran-ı Kerim okurken Yunanlıların hücumuna maruz kalmış ve elinden Kur’an-ı Kerim’i alıp (haşa) ayaklarıyla çiğnemeğe başlayan bir Yunan subayına vurduğu bir tokattan dolayı ilk şehadet süngüsünü omuzu üzerinden almıştır. Bu arslan, yarasının kanlarına bakmaksızın eğilerek o mübarek Kur’an-ı Azimüşşan’ı yerden almış ve omzundan akan kanlara karıştırdığı gözyaşlarıyla ıslatarak öpüp başına koymuş ve bu sırada etrafını alan 20 kadar Yunan asker ve subayının ikinci bir hücumuna maruz kalmıştır.
Odaya giren askerler merhuma ellerini kaldırmalarını emretmişler. Demiştir ki: “Ben bir kumandan ve albayım. Amirimden başkasından emir almam.” Bu söz merhuma ikinci bir süngünün daha yara açmasına sebep olmuştur. “Üniformalarını çıkar!” teklifine karşı o mübarek şehid şu cevabı vermiştir: “O üniformayı bana padişahım taktı, ancak onun emri çıkartır.” Yunanlılar azgın birer canavar gibi merhumun üzerine çullanarak üniformalarını parçalamış ve belinden çıkardıkları kayışla kafasını gözünü birkaç yerinden yarmışlardır. Dördüncü teklif şuydu: “Zito (yaşa) Venizelos diye bağıracaksın!” Bilhassa bu son teklife “Yaşasın Osmanlılık, benim kanımın döküldüğü bu topraklar inşallah size mezar olacaktır.” diye cevap vermiş, bu cevap üçüncü bir süngünün daha vurulmasına sebep olmuştur.

Süleyman Fethi Bey’in bakımsız ve kırık mezarı.
Halkın arasında dipçiklenen bu yaralı arslan her teklife, “Yaşasın Müslümanlık” cevabını ve her defasında bir dipçik, bir süngü yarası ala ala kanlar ve çamurlar içinde tam yarım saat Kordon’un kaldırımlarını mübarek kanıyla sulaya sulaya vapur iskelesine kadar gelmiştir. Burada sekizinci yarayı almış ve takati kesilerek kıbleye dönmüş ve “Allah’ım, sen Müslümanları bu cellatlardan kurtar!” duasını müteakip yüzükoyun secdeye kapanmıştır. O aralık yetişen Amerikalılar Fethi Bey’i al kanlar içinde hastahaneye götürmüşlerdir. O muazzam şehid bir gün sonra orada gözyaşları dökerek ve ehl-i İslam’ın selameti için dualar ederek Allah’ına temiz ve muhterem ruhunu teslim eylemiştir (Rahmetullahi aleyh).”
Kur’an’ını düşman çizmesi altında çiğnetmemek, din ve devletinin itibarını korumak uğruna şehid olmayı bir şeref bilen Süleyman Fethi Bey’i İzmir’in işgalini anarken unutmak bize yakışıyor mu? Yakışıyor ve daha ne unutulan gerçek kahramanlarımız var. Sahte kahramanlardan kurtulmanın vakti geldi de geçiyor bile”

Mustafa Armağan.28 Eylül-2014-Pazar

İkinci yazı:

Atatürk zamanında ilk kurşunu Yunanlıların attığı öğretiliyordu

Bizi şaşırtıyorsunuz, diyenlere iki şey söylüyorum. Birincisi, bunun için özür dilemeyeceğim; şaşırmak iyi şeydir, düşünmenin ilk adımıdır. İkincisi, ben de tarih karşısında şaşırmayanlara şaşırıyorum. Bilin ki, tarih şaşırmadan yazılıyor ve şaşırmadan okunuyorsa ya iyi yazılmıyor, ya da iyi okunmuyordur.

Bu yazıyı yazdığım 15 Mayıs günü, İzmir’in Yunanlılarca işgalinin 90. yıldönümüydü. Yine İlk Kurşun anıtına çelenkler bırakılıp saygı duruşunda bulunulacak, yine düşmana ilk kurşunu gazeteci Hasan Tahsin’in attığı dile getirilecek.

İyi ama elimde 1931 basımı liseler için “Tarih” kitabı var, burada ne Hasan Tahsin’den, ne de ilk kurşunun bizim tarafımızdan atıldığından bir bahis var. Nasıl oluyor da şimdi ders kitaplarımızın baş köşesine kurulmuş bu bilgi, işgalden 12 yıl sonra kaleme alınmış bir ders kitabında hatırlanmamıştır?
1931 tarihli kitapta ne yazılı biliyor musunuz? Aynen şu: “Yunan kuvvetleri İzmir rıhtımına çıkarıldı; Efzon taburları, İzmir kışlasının yanına yaklaşırken, Yunanlılar tarafından atılan silahları bahane ittihaz ederek kışlayı ateşe tuttular.” Ne yapmış Efzon taburları? Onları karşılamaya gelen coşkulu Yunanlıların veya Rum “magandalar”ın açtıkları ateşten paniğe kapılıp kışlamıza ateş açmışlar. Kafamız karışıyor diyenlere soruyorum: Siz Atatürk’ten daha iyi mi bileceksiniz? İzmir’in işgalini 1930’lardaki nesil Hasan Tahsin’siz okurken, biz neden onsuz nefes alamaz olduk? O tarihte insanların hatırlayamadığı yeni bilgi ve belgeler bulundu diye düşünenler çıkabilir. Ben de soruyorum: Tarih Atatürk zamanındaki gibi kalmak zorunda değilse, bu niye Hasan Tahsin’le sınırlı kalsın?

Bir: Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ilk kurşunu kim attı? Bakın Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nin yayınladığı “Türk İstiklal Harbi” adlı serinin 4. cildinde (s. 55-56) ne yazıyor? Beraber okuyalım: “Fransızlar İskenderun’a asker çıkardıktan sonra (…) Dörtyol’un hemen güneyinde bulunan Karaköse köyüne taarruz ettiler. Buradaki halk kendilerini savunma için Dörtyol’a ve Özerli’ye giden yolları taştan barikatlar yapmak suretiyle kapattılar ve buraya gelen Fransızlara ateşle karşı koydular. 19 Aralık 1918’de yapılan bu çarpışma Türk milletinin düşmana karşı ilk ayaklanması ve direnişidir.”

Yani? İlk kurşun 15 Mayıs 1919’da İzmir’de değil, bundan tam 6 ay önce Antakya’da atılmış. Nerede? Bugünkü Antakya’nın Dörtyol ilçesine bağlı Karaköse köyünde. İlk kurşunu ateşleyenin ismi ise General Fahri Belen’in Başbakanlık tarafından 1973’te basılan “Türk Kurtuluş Savaşı” kitabına göre Kara Hasan’dır (s. 58).
İki: Hasan Tahsin’in adı, 1970’lere kadar ders kitaplarına girmiş değildi. Hakkında çıkan ilk kitap, İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nce yayınlanmış olup 1972 tarihlidir. İçinde bir sürü tutarsızlıklar bulunan bu kitaptaki iddialar, İzmirli yazarlar ve gazetecilerce iyi pazarlanmış ve zamanla hem “İlk Kurşun Anıtı” yaptırılmış, hem de Hasan Tahsin’in ismi ders kitaplarına “kahraman” olarak sokulmuştur.

Nitekim Enver Ziya Karal’ın 1958 tarihli lise “Tarih” kitabında herhangi bir isim belirtilmezken, Toktamış Ateş hocanın “Türk Devrim Tarihi”nde Hasan Tahsin “yurtsever” olarak nitelendirilmekte, “elindeki tabancayla ortaya atılarak, birkaç Yunan askerini öldürdükten sonra şehit edildi” yazılıdır (2000, s. 80). İşin garibi, Prof. Ateş burada bir dipnot numarası vererek Samim Kocagöz’ün “Yön” dergisindeki (15 Mayıs 1963) yazısına gönderiyor bizi. Güzel. Açıyoruz “Yön” dergisini. Fakat o da ne? Toktamış hocanın elinde tabancasıyla ortalığa atladığını yazdığı Hasan Tahsin’in eline tabanca yerine BOMBA vermiştir yazar. Nasıl oluyorsa oluyor, metinde tabanca iken dipnotta bomba oluyor, biz de buna, kimse kusura bakmasın, İnkılap Tarihi diyoruz. (Kaldı ki Samim Kocagöz de dürüst davranmıyor, ilk kurşunu atanın Hasan Tahsin olduğu bilgisini Miralay Ali Kemal Sırrı’nın raporundan aldığını yazıyor. Oysa aynı raporu açıp bakarsanız “ilk kurşunu atanın henüz belli olmadığı” yazılıdır. Ağlasak mı gülsek mi?)

Burada iki ihtimal çıkıyor karşımıza: Ya Toktamış hoca dipnotta kaynak olarak gösterdiği yazıyı okumamıştır, ya da o yazıyı kaynak gösterirken, kendisi başka bir kaynaktan “yararlanmıştır”. İyi ama biz tam da o kaynağı istiyoruz. Hangi kaynakta yazılıdır ilk kurşunu atanın Hasan Tahsin olduğu? Bu henüz belli değildir.

O kadar belli değildir ki, olayın Yunanlı görgü şahitleri bambaşka şeyler söylemektedir. Bilge Umar, “İzmir Savaşı” adlı kitabında, Yunanlıların ilk ateşin kimin tarafından açıldığını araştırdıklarını ortaya koyuyor. Buna göre, ateş provokasyonu, “İtalyan gizli servisi”nin operasyonudur. İtalyanlar, kendilerine söz verilen İzmir Yunanlılara ‘satılınca’ bu ‘haksız’ işgali sabote etmek üzere çeşitli girişimlerde bulunmuş ve Türklerle dost geçinme politikasını takip etmişlerdi.

Sabotaj sonucunda ortalık karışınca İngilizlere dönüp, ‘Bakın biz Antalya’yı işgal ettiğimizde tek bir kurşun bile atılmadı, bu Yunanlılar İzmir’i yönetemez’ deme hakkına sahip olacaklardı. Öte yandan İtalyanlar da “suçu”, Yunanlıların üzerine yıkmaya meraklıdırlar. İstanbul’da İtalya’nın fevkalade komiseri olarak görev yapan ve “Türk dostu” olarak tanınan Kont Sforza’nın anılarında, ilk kurşunu atanın bir “Yunanlı ve Rum tahrikçi” olduğu belirtilir. 1930’lu yıllarda ders kitaplarında geçen ateşin Yunanlılarca açıldığı bilgisi, Atatürk’le de sıcak ilişkileri bulunan Sforza’nın etkisini taşımaktadır.

Nitekim Yunan zulümlerini araştırmak için kurulan Uluslararası Araştırma Kurulu’nun raporunda ilk silahın Konak’taki Hükümet Meydanı’nda atıldığı ve ateşi açanların kesinlikle belirlenemediği ifade edilmektedir. (Oysa 1931 tarihli ders kitabında Kışla’ya ateş açıldığı yazılıydı.) Bomba mı, tabanca mı? Konak’ta mı, Kışla önünde mi? İtalyan gizli servisi mi, Yunanlı tahrikçiler mi?

Bütün bunlar bir yana da, sonuçları ve bedelleri açısından bakmak da gerekmez miydi ‘ilk kurşun’ olayına? Yaklaşık 200-300 Müslüman’ın hayatına, yüzlerce yaralıya, nice kadın ve genç kıza tecavüz edilmesine yol açan ve Yunan askerlerinin alçakça cinayetlerine zemin hazırlayan ‘ilk kurşun’un -velev ki bizden atılmış olsun- sahiden bir anıtı olmalı mıdır? Ya Atatürk zamanındaki ders kitabında yazıldığı gibi ilk kurşun hakikaten Yunanlılar tarafından atılmışsa?! Şimdi biz Yunan provokasyonunun anıtı önünde mi saygı duruşunda bulunmuş olduk? Aman Allah’ım, aklım ve tarihim sana emanet..

What do you think?

Written by Derin Millet

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Loading…

0

CHP’NİN MECLİSTEKİ MİLLETVEKİLİ CİNAYETLERİ ?

MUSTAFA KEMAL VE İNGİLİZLERİN GALİBA TERSİ DÖNDÜ… İNSANIN “HOP BİRADER, YUNAN SAMSUN’DA DEĞİL İZMİR’DE” DİYESİ GELİYOR?