in

İNSANİ REFLEKS?

Biraz uzun olsa da, sözlüklerde üç aşağı beş yukarı yaklaşık tarifi ve açıklamayı buraya almak istiyorum.

‘’ Refleks: Vücudumuza karşı oluşan uyarılara ani , hızlı ve kısa tepki vermesidir.

Refleks ikiye ayrılır.
DOĞUŞTAN GELEN REFLEKSLER
: Bu refleks türü doğuştan gelir ve insan ömrü doluncaya kadar devam eder.Omurilik yönetir.

  • Bu refleks türleri herkes de bulunur.
  • Genetik olarak nesilden nesle aktarılır.
    ÖRNEK:
  • Göze bir cismin geldiğinde gözün kapanması.
  • Bir cisimle diz kapağına vurulduğunda bacağın havaya kalkması.
  • Ele iğne battığında elin geri çekilmesi.
  • Yeni doğan bebeğin annesini emmesi.
  • Göz kapağının ışıkta büyüyüp küçülmesi.

SONRADAN GELEN REFLEKSLER :

  • Bu refleks türü herkes de olmayabilir.
  • Refleksi beyin öğretir ardından omuriliğe devreder.’’

Böyle uzayıp gidiyor tarifler…

Benim değinmek istediğim refleks, bu anlatılanların dışında, insanın yaşamı sürecinde, yetiştiği ortam, bulunduğu insan ilişkileri, özellikle ait olduğu aile ve içinde yaşadığı kültürel atmosferin oluşturduğu ve daha bir çok şeye bağlı olarak genlerle getirilmemiş, bilakis sonradan oluşmuş insani reflex’ten söz etmek istiyorum.

Basitleştirirsem, diyelim ki sizi direkt ilgilendiren veya direk ilgilendirmeyen bir olay cereyan etti. İşte bireyde bu olaya karşı meydana gelen refleksten söz ediyorum.

Söz konusu olay cereyan ettiğinde, haliylen üzerinde düşünülmeye fırsat bulunmadan gösterilen refleks ve bir süre düşünerek aklın müdahelesiyle, refleks olmaktan çıkmış, tercihe dönüşmüş refleksin ana fikri şöyle.

Doğal refleks, masadan yere düşen bir kadehi düşmeden havada yakalama olayı ise. Yani, bu olay cereyan ederken düşünmek için zaman yoktur. Bardağı kurtarmış olmanın veya olmamanın hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur ve aslolan kadehi kurtarmakl için gösterilen reflekstir.

Tercihe dönüşmüş ve refleks olmaktan çıkmış, reflekse en gözel örnek şöyle olabilir.

Diyelim ki bir örgüt var ve bir yere bomba yerleştiriyor. Patlama sonucu sayısız insan, çoluk çocuk, genç, htiyar, kadın erkek paramparça oluyor. Kimliklerin tesbiti için ıspatulalarla duvarlardan minicik insan parçaları kazınıyor.

Bu feci ve gerekçesi ne olursa olsun kabul edilmez eylem karşında hiç tartışma gerektirmez refleks bunu yapana duyulan öfkeden başka ne olabilir ki.

Lakin devreye düşünce girip, yahu ne yapsınlar, mecburlar bunu yapmaya, iktidar da şunları, şınları yaptı bla bla’sının devreye girmesiyle, insani refleks ortadan kalkıyor, yerini çıkar ve beklentiye dayalı o iğrenç tutum alıyor.

Hiç tepki vermeden, böyle bir vahşet karşısındaki sessizlik de, bu eylemi desteklemekten farklı değildir aslında ve aynı derecede iğrençtir.

Yazının uzadığının farkındayım, lakin bu olaya çok değer verdiğim için, bu uzunluğa katlanmanızı rica edeceğim.

Gelelim anlatacağım bir kaç yaşanmışlığa.

Yıl 1973 veya 74 olabilir. Gayretepe’deki birinci şubede 15 gündür hücredeyim. O sırada Cerrahpaşa fakültesinde öğrencilerle polisler arasında bir çatışma olmuş, yüzlerce öğrenciyi tıkış tıkış doldurdular hücrelere.

Gençlerden biri, hücreden polislere laf atmıştı. Bu lafa çok öfkelenen bir polis, gençlerden birini hücreden çıkarıp eşşek şeklinde yere dört ayak biçiminde yatırmış ve üstüne binmiş,
’’ hadi gelsin Marx, Engels sizi kurtarsın, içinizde bir yiğit yokmu bu yaptığıma ses çıkaracak ’’ diye gösteri yaptı dakikalarca.

Tabi benim doğal refleksim ’’ Buradayım pezevenk … ’’ demeyi çok istiyordu. Ama ne oldyusa sonuçlarını göze alamadım, çünkü devreye düşünce girmişti.

Yaşamım delice sayılabilecek reaksiyonlarla dolu olmasına rağmen, bu sessiz kalışım, bu anım ve bu utanç, ömrümün en yara açmış anısı olarak aklımda kaldı.

Bu durum karşısındaki sessizliğimin açtığı yara, bir türlü tedavi olmadı.

Bu konuda çok anım var, olumlu saygı duyulancak davranışlarım sayısız derecede çok olduğu halde, üzerinde düşünülerek, tercihe dönüşmüş davranışlarım da var şüphesiz. Ancak, onları da, başka yazılarla paylaşmak dileğiyle burada bırakayım.

Uyumuş veya uyutulmuş vijdanlar refleks gösteremez … Bunu bilir bunu söylerim.

Zamanında ve yerinde gösterilmemiş tepkilere hiç bir uçkun davranış çare olmuyor sonradan …

YIL 1994, Ülkede 12 Eylul’un zulmü hafiflemişti. Hasretiyle yandığım ülkeme kesin dönüş kararı aldım. 13 yıl dişimle tırnağımla inşa ettiğim tamirhanemi, en büyük konteynere yükleyip Türkiyeye döndüm.

Hiç beklemediğm durumlarla karşılaştım. Akla hiç gelmedik şeyler talep ediyorlardı. Bunları temin için tekrar İsveç’e uçtum. İstedikleri evrakları mühürlü imzalarla bir sürü masraf yapıp tedarik ederek gümrüğe baş vurduğumda, yertkili ne olduğuna bile tam bakmadan, bunlar değil istediğimiz diyerek bana kapıyı gösterdi.

Sonradan anladım ki, asıl istedikleri rüşvetmiş. 11 Yıl İsveç’te yaşayınca bu rüşvet işini unutmuştum haliyle. Hoş Türkiyede yaşarken de rüşvet verme işiyle ile ilgili hiç deneyimim yoktu. Babamı kurtarmak için, annemin şikayetini yok etmek amacıyla polise verdiğim rüşvet !!! dışında.

Oysa bize köpek muamelesi yapan, bizi yağmurda ve soğukta içeri almayan memurlara kardeşim Mahmut, benden aldığı minik bir parayı bu memurlara verince, birden bire yüksek insan muamelesi görmüştük. Bizi içeriye almakla kalmamışlardı. Kardeşim Mahmutun ayakabısını çıkarıp sobanın kenarında ayağını ısıtmasına bile ses çıkarmamışlardı.

Bir gümrük komisyoncusu tutmuştum. Adam muhtemelen işi bağlamak üzereydi. Gümrük müdürü ne dedi bana bilmiyorum, adamın ne insan olarak nolla olduğunu bıraktım, ne brokratik ahlaksızlığını, ne de rüşvetçiliğini. Koridorda bas bas bağırıyordum.

Gümrük müdürünün ne cevap verdiğini anımsamıyorum.

Yalnız komisyoncunun bana dönüp ‘’ Artık bizim yapabileceğimiz bir şey yok, sen kendi yönteminle çözebilirsin. Biz bu işi takip edemeyiz artık …’’ deyişi vardı, hiç unutmam.

Neyseki Mahmut’un yöntemiyle ev eşyalarını ve bir kaç küçük el aletini uyduruk bir kağıt parçasıyla gümrük kapısından yüklediğimiz kamyonla geçirmiştik. Meğerse bütün iş, bir kaç kuruşluk rüşvete bağlıymış.

El koydukları üç araba asansörü, oto boya fırınları ve çeşitli kompresörleri loderlerle, parçaların çelik halatlardan dolayı bir sallanışları vardı hiç unutmam. Muhtemelen tamamını hurdaya göndermişlerdir. İşin içine böylesine loderlerle girince aletlerden ne hayır beklenirki.

Günlerce beni sürüm sürüm süründüklerinden, fazla günler için İsveç taşıma firmasına konteyner için ödediğim extra para da hiç az değildi.

Peki bu tepkim için pişmanmıyım. Gerçekten hayır.

Haklı olduğunuz bir tepkide, davranışınızın bir karşılığı elbette vardır.

Önemli olan bunu gösterecekmisiniz, yoksa sonuçlarını düşünüp frenleyecekmisiniz.

Haldeki durumda, sonucu ne olursa olsun yüreğinizin götürdüğü yere gitmelisiniz derim.

Kaybınız büyük olabilir ama, kendinizle onur duyarsınız.

Aksi durumda kazancınız olabilir, cüzdanınız şişebilir ama değmez …

( Konu Türkiyeye kesin dönüşe değinince, örgü kitabımdan bu sarı yaprağı paylaşayım dedim. )

Ülkemden ayrılışımdan 10 yıl sonra (1993), ipsala sınır kapısında, bir karakol hücresindeyim. imzalatılan tutanakta, “Mustafa Satış sınır kapısında yakalandı” yazılı.
itiraz ediyorum.“Geldi, yazın” diyorum.
“İsveç’ten, tüm Avrupadan geçip italyaya, Brindisi’den gemiyle Yunanistan’a, oradan da buraya geldim ben.Yakalanmadım.
Geldim.”
Nafile.

Sorgular,soruşturmalar gırla gidiyor.
istanbul‟dan Birinci şubeden adam bekleniyor. O da geliyor.
Sorular sorular. “Serbestsin” diyorlar.
Kapıda beni bekleyen üç kişi var. Amcaoğlu Mehmet,
Kardeşim Ahmet, Oğlum Şahan,

Bu uzun koşulu maratonda, benim ne kadar çok arkadaşım, dostum ve sevgililerim olmuştu.

Ne ben onlara haber vermiştim, ne de onlar sormuşlardı.
Kimse gerek görmemişti.Bu iş böyleydi.

İpsala’dan istanbul’a kadar, şekilsiz, betonarme evlerden başka bir şey yoktu. Ben bu zevksiz, çiçeksiz, ağaçsız ve esprisiz evlerin hasretiyle yanıp tutuşmuştum.
Bu benim memleketimdi.

İstanbul’dayım.
Taksim pırıl pırıl kalmıştı aklımda. Avrupa`nın Başkentlerinden olsa gerek, zayıf ampulleriyle Beyoğlu, çok sıradan ve silik görünüyor. Sanki üstüne kül elenmiş.

Kağıt mendil satan çocukların görüntüsü, dayanılır gibi değil.

Selimiye Camii’nin minareleri kasvetli.

12 Eylul’de doğan çocuk, bugün 22 yaşında .
12 eylul’de 10 yaşında olan çocuk, bugün 32 yaşında.

22 yıl, tek yanlı bir propoğanda altında büyüdüler.

Tüm dernekler kapatıldı.
Sesi en yüksek çıkanlar.
Şu en çok bağıranlar.
Dolandırıcılar, sahtekarlar, kafa koparıcılar,asalaklar ve birilerinin üstüne yıkılarak yaşayanlar değilmi?
Özlem bumuydu?

Buraya ulaşmak içinmi hapishaneler doldurulmuştu?
insanlar idam edilmişti.
Yurt dışına sürülmüşlerdi.

Kimin böyle özlemi olabilirdi ki?

Aralık 2001 Stockholm

Kaynak; Mustafa Satış

What do you think?

Written by Derin Millet

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Loading…

0

İsrail ve Yunanistana Ayasofya Tokadı?

MÜSTEMLEKECİ ZİHNİYETİN SONU?